Bir bilim insanının elli yıllık emeğini bir yazıya sığdırmak haddim değil. Ama Amerikan İnşaat Mühendisleri Derneği geçtiğimiz günlerde babamın 2012’de yayımladığı bir makaleyi “Çığır Açan Makale” olarak ödüllendirince, içimden geçen şuydu: Bu hikâyenin, akademinin demir kapıları arkasında kalmaması gerekiyor. Çünkü hikâye aslında çok basit. Ve çok güzel.
Babam ömrünü suya verdi. Yağmura, nehre, kuraklığa, denize. Ama sevdiği şey suyun kendisi değildi sanırım — suyun zaman içindeki davranışıydı. Bu yıl yağan yağmurun, on yıl sonraki yağmurla konuşmasıydı.
Şöyle düşünün. Elinizde İstanbul’un son elli yıllık yağmur kaydı var. Cevap aradığınız soru basit: Yağmur artıyor mu, azalıyor mu, aynı mı kalıyor?
Bu soru, sandığınızdan çok daha önemli. Çünkü bu sorunun cevabına göre baraj yaparsınız, tarımı planlarsınız, bir şehri kurarsınız, bir kıtlığı öngörürsünüz.
Onlarca yıldır bilim insanları bu soruyu cevaplamak için karmaşık istatistik testler kullandı. İsimleri kulağa korkutucu gelir: Mann-Kendall, Spearman’ın rho’su. Bu testler hesap makinesinin içinden çıkmış matematik canavarları gibidir. Bir formül koyarsınız, içine veri dökersiniz, bir sayı çıkar. O sayı “trend var” ya da “trend yok” der.
Ama bir sorun vardı. Bu testlerin geçerli olabilmesi için verinin “düzgün” davranması gerekir. Geçen yılın yağmurunun bu yılın yağmuruyla hiçbir bağı olmaması gerekir. Verinin çan eğrisine uyması gerekir. Hayatın gerçeğinde böyle bir veri yoktur. Doğa öyle düzgün davranmaz. Bir kuraklık yıllarca sürer; sel yılları kümelenir. Doğa kümelidir, hayat kümelidir, hiçbir şey çan eğrisine uymaz.
Yani bilim insanları onlarca yıl boyunca, aslında çalışmaması gereken aletlerle iş yaptılar. Herkes biliyordu bunu. Kimse çözüm bulamamıştı.
Babam 2012’de Amerikan İnşaat Mühendisleri Derneği’nin Hidrolik Mühendisliği Dergisi’nde dört sayfalık bir makale yayımladı. Makalede önerdiği şey o kadar basitti ki, ilk okuyanlar muhtemelen “bu kadar mı?” dedi.

Önerdiği şuydu: Elli yıllık veriyi ikiye böl. İlk yirmi beş yıl bir tarafa, son yirmi beş yıl öbür tarafa. Her ikisini de küçükten büyüğe sırala. Sonra birini X eksenine, diğerini Y eksenine koy ve noktaları işaretle. Üzerine de bir çapraz çizgi çek — 45 derecelik bir çizgi.
İşte bu kadar.
Şimdi grafiğe bakın. Noktalar çizginin üstündeyse, bir trend yoktur — yağmur değişmemiştir. Noktalar çizginin üstünde toplanmışsa, yağmur artmıştır. Altında toplanmışsa, azalmıştır.
Çocuk oyuncağı gibi.
Ama içinde bir sihir var. Çünkü bu yöntem, eski testlerin yapamadığı bir şey yapıyor: Verinin neresinin değiştiğini de söylüyor. Mann-Kendall der ki “yağmur artıyor.” Babamın yöntemi der ki “küçük yağmurlar azalıyor ama büyük sağanaklar artıyor.” Yani iklim değişiyor — ama nasıl değiştiğini de görüyorsunuz.
Bir hekim düşünün. Eski yöntemler size sadece “ateşin var” der. Babamın yöntemi ateşin sabah mı yoksa gece mi çıktığını da gösterir. Aynı veriden, çok daha derin bir teşhis.
Üstelik bu yöntem hiçbir varsayım yapmıyor. Verinin çan eğrisine uymasını istemiyor. Yıllar arasında bağ olup olmamasıyla ilgilenmiyor. Hayatın gerçek mesajını, hayatın gerçek diliyle okuyor.
Şimdi başta söylediğim “çığır açan” lafının neden boş bir laf olmadığını anlatayım.
2012’den sonra dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları babamın yöntemini kullanmaya başladı. Hindistan’da musonları çalıştılar. Vietnam’da seller. Etiyopya’da kuraklık. Türkiye’de Fırat ve Dicle. Kuzey Denizi’nde sıcaklık. Kanada’da kar örtüsü. Pandemi yıllarında, COVID-19 vaka eğrilerini bile bu yöntemle incelediler. Programcılar, yöntemi otomatikleştiren yazılım paketleri yazdılar — R diliyle, dünyada herkesin indirip kullanabileceği serbest yazılımlar.

Akademinin ölçüsü atıf sayısıdır. Bir makaleye ne kadar atıf yapılırsa, o makale o kadar etkili sayılır. Babamın o dört sayfalık makalesi bugüne kadar binlerce kez atıf aldı. Hidrolojide bir makalenin yüz atıf alması büyük başarıdır. Bin atıf bir efsanedir. Babamın makalesi her ikisini de çoktan geçti.
Amerikan İnşaat Mühendisleri Derneği’nin verdiği “Seminal Paper Award” — kelime anlamıyla “Tohum Atan Makale Ödülü” — işte bu yüzden anlamlıdır. Bir makaleyi alıyorlar ve diyorlar ki: Bu makale, bir tohum gibi, kendinden sonra koca bir orman büyüttü. Üzerinden on dört yıl geçmiş, hâlâ kullanılıyor, hâlâ yeni çalışmaların üzerinde yeşerdiği toprak hâlâ bu.
Babamı tanıyanlar bilir, unvanlarını kullanmaz. Profesör demez, doktor demez. Sadece Zekai Şen der. Bir konferansta konuşması teklif edildiğinde, parasının ne olduğunu sormaz, sadece konunun ne olduğunu sorar. Hâlâ, seksene yaklaşırken, her sabah masasının başına oturur, internetten bir şeyler araştırır, eline kalem alır, yazar.
Bir gün ona “Neden bu kadar çok çalışıyorsun?” diye sordum. Şöyle dedi: “Su durmaz ki ben durayım.”
O cümleyi hep hatırlayacağım.
Babamın 1947’de Kastamonu’nun bir köyünde, samanlığı olan bir evde doğan çocukluğunu düşünürüm bazen. Sonra Londra’da Imperial College’da diploma alan genç adam. Suudi Arabistan’da çölün hidrolojisini yazan profesör. İTÜ’de kürsü başkanı. Şimdi Medipol’de, hâlâ öğrenci yetiştiren hocayı.
Bütün o yolun sonunda, dört sayfalık bir makale. İçinde basit bir çizgi var. 45 derece.
Dünya o çizgiyle artık yağmuru farklı okuyor.
Babamla gurur duyuyorum. Ama esas hayranlığım, ödüle değil. Suya bakmayı bilen adam olmasına.

