Notaların Şehirleri

Dünyayı Dinliyorum: Ben ve her pazar
Read Time:11 Minute, 28 Second

Yıllardır her pazar öğlen saatinde mikrofona oturuyorum ve dünyanın bir köşesinden bir ses çalıyorum. Bazen Etiyopya’nın yüksek platolarından, bazen Batı Afrika’nın kora tellerinden, bazen Küba’nın son rumba ustalarından. Dünyayı Dinliyorum’u yaparken çok şey öğrendim — ama en çok şunu: her müzik bir kültürden, bir güzergahtan geliyor. Sadece coğrafi olarak değil, spiritüel olarak. Bir ses köklendiği toprağı taşır.

Etnik müziğin çok eski katmanlarında sanatçı adları çoğu zaman yok. Onlar bireysel birer isim olarak değil, kültürün kendisi olarak var olmuşlar. Öykünün kahramanı değil, öykünün ta kendisi. Bu hem bir kayıp hem de tuhaf bir tür ölümsüzlük.

Buradan klasik müziğe geçiyorum. “Klasik müzik” dediğimizde sanki soyut, evrensel, yerden bağımsız bir şeyden söz ediyoruz gibi hissederiz. Ama öyle değil. Beethoven’ın senfonileri Viyana’nın taş sokaklarından ve ormanlarının sessizliğinden ayrılamaz. Vivaldi’nin konçertolarında Venedik’in su sesi var. Chopin’in noktürnleri Paris’in gece lambalarında yazıldı, ama içinde Polonya’nın kaybedilmiş bir şehri yatıyordu.

Dünya müziği ile klasik müziğin aslında aynı soruyu sorduğunu düşünüyorum: Bir insan yaşadığı yerden ne taşır? Ve o yeri terk ettiğinde, o ses nereye gider?

Bu yazı o sorunun peşinde. Büyük bestecilerle onları şekillendiren şehirler arasındaki derin, zaman zaman sevgi dolu, zaman zaman çatışmalı bağ üzerine. Ve arada, yıllarca göz ardı edilmiş ama o şehirlerin gerçek seslerinden bazılarını taşıyan daha az bilinen isimlere de kulak vermek istedim — çünkü müzik tarihi, her tarih gibi, kazananların tarihi olma eğiliminde.

Viyana: İmparatorluğun Müzik Fabrikası

Viyana’yı anlamak için şunu bilmek yeterli: Haydn, Mozart, Beethoven, Schubert, Brahms, Bruckner, Mahler — hepsi aynı şehirde yaşadı, aynı sokaklarda yürüdü, zaman zaman birbirini tanıdı. Tarihte başka hiçbir şehir, müzik dehasını bu yoğunlukta barındırmamıştır. Ama Viyana kolay bir şehir değildi. Beethoven burada otuz yıldan fazla kaldı, yaklaşık altmış farklı adreste yaşadı — sürekli taşındı, sürekli huzursuzdu. İmparatorluk bürokrasisinden nefret ederdi. Sağırlığını bu şehrin ortasında yaşadı. Ve 9. Senfoni’nin o muazzam son bölümünü — hiç duymadan — bu şehirde tamamladı. Şef ellerini kaldırıp tempoyu tutarken Beethoven notaları takip ediyordu, alkışı değil. Birisi onu döndürdü; alkışı ancak o zaman gördü.

Schubert ise Viyana’nın gerçek çocuğuydu. “Schubertiade”ler — arkadaşlarının evlerinde düzenlenen küçük özel konserler — Viyana’nın samimi, burjuva, hüzünlü ruhunu yansıtır. O müzik bu şehrin kış akşamlarından, kafe ışıklarından, Tuna’nın o kasvetli griliğinden yapılmıştır.

Bu listede adı geçmeyen ama geçmesi gereken bir isim var: Heinrich Ignaz Franz Biber. 1644’te Bohemya’da doğdu; hayatını Viyana çevresinin müzik atmosferiyle derinden bağlantılı biçimde geçirdi. Kemanda scordatura tekniğini — İtalyancada “normal akordu bozmak” anlamına gelir — çığır açan bir özgünlükle kullandı. Rosary Sonatas, 17. Yüzyılda yazılmış en yenilikçi keman müziği olarak kabul edilir. Bach’tan önce bu ölçekte bir karmaşıklık: neden bu besteciden hiç haberdar olmadığımızı sormak gerekiyor.

Viyana’nın çok kültürlü imparatorluk mirası, aslında dünya müziğinin erken bir laboratuvarıydı. Macar, Çek, Slav, Osmanlı etkileri o şehrin müziğine işledi — ama çoğu zaman “Avrupalılaştırılarak” aktarıldı, kökenleri silinerek. Brahms’ın Macar Dansları’na ya da Bartók’un Viyana etkisiyle yerel halk müziğini nasıl dönüştürdüğüne baktığımda şunu görüyorum: merkez her zaman merkez dışından beslenmiştir, ama bunu her zaman itiraf etmemiştir.

Salzburg: Bir Dehanın Kafesi

Mozart Salzburg’da doğdu. Ve Salzburg’dan kaçtı.

Bugün şehir onunla öylesine bütünleşmiş ki her köşede bir heykel, her dükkan penceresinde bir çikolata kutusu, her yaz bir festival. Ama Mozart bu şehri sevmiyordu. Başpiskoposa hizmet etmek zorunda kalan, Avrupa saraylarında tanınan ama kendi şehrinde yeterince değer göremeyen bir dehanın öfkesi var Salzburg’un altında. 1781’de sonunda zincirleri kırdı ve Viyana’ya gitti — özgür olmak için değil, daha büyük ama kendi seçtiği bir kafese taşınmak için.

Bununla birlikte Salzburg olmadan Mozart olmazdı. O erken çocukluk yıllarının yoğun Alp mimarisi, babasının disiplini, Avrupa’nın en iyi kilise müziği geleneği — tüm bunlar o sesi şekillendirdi. Şehirden nefret ederek şehri aşmak da bir tür bağdır sonuçta.

Bu şehrin gölgede kalan müzisyeni Michael Haydn’dı. Kardeşi Joseph’in gölgesinde kalmış, yarım asır Salzburg’da yaşamış, şehrin müzik dokusunu derinden şekillendirmiş biri. Mozart ondan büyük saygıyla söz ederdi. Salzburg’un sessiz mimarı — adını bilmeyenler çoğunlukta, ama şehrin müzikal kimliğinin içinde her yerde o var.

Mozart’ın çocuk yaşta Avrupa saraylarında sergilendiği o turneler, onu çok farklı müzik kültürleriyle temas ettirdi. İtalyan opera geleneği, Fransız saray müziği, Alman kilise müziği. Bugün buna kültürlerarası maruz kalma diyoruz ve değerli buluyoruz. Mozart için bu bir çocukluk deneyimiydi. O temas olmadan o sentez olmazdı. Dünya müziğinin özü de bu değil mi zaten — köklerin farklı topraklara sürtünmesi?

Prag: Mozart’ın Sevildiği Yer

“Prag beni anlıyor,” derdi Mozart. Bu cümle, bir şehirle bir besteci arasındaki ilişkinin belki de en güzel özetidir.

Viyana’nın soğuk elitizmine karşılık Prag Mozart’ı sahiplendi. Don Giovanni’nin dünya prömiyeri 1787’de burada, hâlâ kullanımda olan Stavovské Tiyatrosu’nda gerçekleşti. Mozart sahneye çıktığında salon ayağa kalktı. Bunu her aktardığımda aynı şeyi düşünürüm: bir sanatçının kendi şehrinde değil, başka bir şehirde anlaşılması. Bu ne tür bir yalnızlıktır?

Dvořák ise Prag’ın tam çocuğudur. Amerika ona bambaşka bir şey kattı. Yeni Dünya Senfonisi’ni New York’ta yazdı — ama içinde Bohemya hüznü var, Amerikan yerlilerinin müziği var, siyah Amerikalıların ruhani açılımları var. Bir Çek bestecinin Amerika’da duyduklarını kendi kökleriyle harmanlayışının senfonisi. Dünya müziğinin, farkında olmadan, klasik formun içine sızması.

Gölgede kalan isim Prag doğumlu Jan Dismas Zelenka’dır. Dresden’de görev yapmış, ama ruhu Bohemya’ya bağlı bir müzik adamı. Bach tarafından takdirle karşılandığı bilinir — ki Bach’ın bir başkasını açıkça övmesi son derece nadirdi. Zelenka’nın Lamentasyonları, o dönemin hiçbir bestecisinde olmayan bir dramatik yoğunluk taşır. Neden unutulduğu hâlâ bir muamma.

Prag, Orta Avrupa’nın müzik kavşağıydı. Bohemya halk müziği — o merkez dışı ezgiler, o dans ritimleri — klasik formların içine Dvořák ve Smetana eliyle girdi. Ama Prag’ın sokaklarında o müzik çok daha önce vardı. Bunu her dinlediğimde şunu düşünüyorum: halk müziği, akademik müziğin ham maddesidir. Dünyayı Dinliyorum’da çaldığım seslerin pek çoğu, bir gün bir bestecinin “keşfedeceği” malzeme olarak orada, kırsal alanda, pazarlarda bekliyor.

Mozart

Leipzig: Bach’ın Tanrıya Açılan Penceresi

Leipzig, Bach için ilk tercih değildi. Hamburg’a başvurdu, reddedildi. Sonra Leipzig’e geldi ve yirmi yedi yıl burada kaldı. Aziz Thomas Kilisesi’nin kantoru olarak her hafta yeni müzik bestelemek zorundaydı. Bu baskı, müzik tarihinin en verimli üretimini doğurdu.

Bugün Aziz Thomas Kilisesi’nde oturduğunuzda, Bach’ın bizzat çaldığı org kürsüsüne bakıyorsunuz. Zaman orada donup kalıyor.

Schumann da Leipzig’den geçti. Burada Clara’yı tanıdı, evlendi, müzik eleştirisi yazdı. Ve Johann Adam Hiller — Bach’tan sonra şehrin müzik hayatını derinden şekillendiren, ama neredeyse hiç anılmayan biri. Almanya’da Singspiel geleneğinin kurucusu sayılır; Leipzig’deki Gewandhaus Konserlerini başlatan kişi de odur. O konser serisi bugün hâlâ dünyanın en prestijli orkestra programlarından biri. Kurumu kuranlar çoğu zaman kurumun kendisi kadar ünlü olmaz.

Bach’ın kontrapuntal düşüncesi — birden fazla sesin eş zamanlı ama bağımsız hareket etmesi — bana her zaman dünyanın farklı müzik kültürlerini hatırlatır. Batı Afrika’nın çoklu ritmi, Hint müziğinin raga katmanları, Anadolu’nun çok sesli halk geleneği. Bach belki hiç Batı Afrika müziği duymadı ama aynı soruyu sordu: birden fazla ses aynı anda nasıl var olabilir, birbirini boğmadan?

Venedik: Vivaldi’nin Yetimhanesi

Vivaldi’nin müziğini Venedik’te duymak bambaşka bir şeydir. Kanalların üzerindeki su sesi, gondolların ritmi, ışığın kırılma biçimi — tüm bunları Dört Mevsim’in içinde duyarsınız.

Vivaldi hayatının büyük bölümünü Pietà yetimhanesinde geçirdi. Kız çocuklarına müzik öğretti, onlar için besteledi. Bir yetimhanenin kanalın kenarında Avrupa’nın en gelişmiş müzik okuluna dönüşmesi — bu da ancak Venedik’te olabilir.

1619’da bu şehirde doğan Barbara Strozzi’ye ayrı bir yer açmak gerekiyor. 17. yüzyılda bir kadının besteci olarak tanınması neredeyse imkânsızdı — Strozzi bunu yine de başardı. Sekiz opus yayımladı. Cantata ve arya formunda yazdığı eserler, Venedik’in zengin, melankolik atmosferini mükemmel taşır. Uzun süre radarın altında kaldı, zaman zaman unutuldu, hatta yok sayıldı. Strozzi’yi her dinlediğimde şunu düşünürüm: onun kayıp kaldığı yüzyıllar boyunca kaybolan şeyi artık hiç bilemeyeceğiz.

Venedik, Doğu ile Batı arasındaki en büyük ticaret kapısıydı. Bizans, Osmanlı, Arap, Pers etkileri bu şehrin dokusuna işledi — mimarisine, kumaşına, yemeğine ve elbette müziğine. Vivaldi’nin bazı eserlerindeki egzotik, alışılmadık modalite — Bizans kilise müziğinin izleri mi acaba? Kesin bilemeyiz. Ama Venedik’i bir ada olarak değil, bir kavşak olarak dinlediğimizde, o müziğin rengi değişiyor.

Makamlar

İstanbul: İki Kıtanın Kulağı

Bazı şehirler müzik üretir. İstanbul ise müziği dönüştürür.

Boğaz’ın iki yakasında iki dünya var — bu coğrafi gerçek, müzikal bir gerçeğe de dönüşmüş. İstanbul, yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı’nın seslerini aynı anda taşıdı; bazen birbirine karıştırdı, bazen yan yana koydu, bazen de birinin içinden diğerini duyurdu. Buraya gelen her müzisyen, farkında olsun ya da olmasın, o çift kulaklı şehrin içinden geçti.

Ben de her pazar mikrofona otururken bunu hissediyorum. İstanbul’da müzik dinlemek, tek bir şeyi dinlemek değildir — birçok zaman katmanını aynı anda duymaktır.

Makamın Şehri: Itri’den Tanburi Cemil’e

Buhurizade Mustafa Efendi — Itri — 17. Yüzyılda bu şehirde yaşadı ve Türk müziğinin belki de en büyük bestecisi oldu. Osmanlı saray müziğinin doruğunda, Sultan IV. Mehmed’in çevresinde, o görkemli ve karmaşık makam sistemini ustalıkla işledi. Onun Segah Tekbiri bugün hâlâ her ezan okunduğunda yankılanır — ölümünün üzerinden üç yüz yıl geçmiş, ama ses hâlâ bu şehrin taşlarının arasında.

Hammamizade İsmail Dede Efendi ise bir sonraki yüzyılda aynı geleneği hem korudu hem de dönüştürdü. Mevlevi tarikatının müzikal mirasıyla büyüdü, sema ayinlerinin ritmini içselleştirdi ve Türk müziğine yüzlerce beste bıraktı. Ama asıl ilginç olan şu: Dede Efendi yaşlılığında İstanbul’u terk etti. Batı müziğinin şehre girişini, sarayda çalınan Donizetti’yi, değişen beğeniyi gördü ve hüzünle “artık benim müziğimi anlamıyorlar” dedi. Hacca giderken Mekke’de vefat etti. Bir şehirle hesaplaşmanın, bir sesin yerinden edilişinin hikâyesi olarak tarihe yazıldı bu da.

Tanburi Cemil Bey ise 19. Yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başında o köprünün tam üstünde durdu. Geleneksel tanbur ve yaylı tanbur virtüözü olarak Osmanlı müziğini icra etti — ama aynı zamanda Batı müziğini de yakından takip etti, hatta ilk ses kayıtlarına girdi. Onun müziği İstanbul’un o dönemki ruhunu taşır: geçmişine bağlı ama geleceği de merak eden, iki dünyanın arasında yaşayan bir şehrin sesi.

Itri

Batılı Müzisyenlerin Kulaklarında İstanbul

Liszt 1847’de İstanbul’a geldi. Sultan Abdülmecid için sarayda çaldı — Avrupa’nın en büyük piyanistinin Osmanlı sarayında konser verdiği o tuhaf, büyüleyici an. Liszt bu seyahatten etkilenerek bazı Macar Rapsodileri’nde Doğu’ya açılan kapıları araladı. Bunu belki açıkça itiraf etmedi, ama o sesler bu şehirden taşındı.

Brahms ise hiç gelmedi — ama İstanbul onu buldu. Macar asıllı müzisyenler, Osmanlı etkisini taşıyan ezgiler, periferiden merkeze akan sesler. Brahms’ın Macar Dansları’nın kökenlerini araştırdığınızda, orada Balkanların, Osmanlı’nın, Doğu Avrupa’nın karmaşık müzik mirasıyla karşılaşırsınız. İstanbul’u duymuş olmak için İstanbul’a gelmek gerekmez her zaman.

Yahya Kemal Beyatlı bir şairdi, besteci değil. Ama İstanbul’u anlatan hiç kimse onun etrafında şekillenen müzik ortamını göz ardı edemez. 20. Yüzyılın başında Yahya Kemal’in İstanbul tutkusu, dönemin büyük ud ve tanbur ustalarıyla derin bir diyalog içindeydi. Onun şiirleri bestelenmeyi bekliyordu ve bestelendi. Münir Nurettin Selçuk’un sesiyle buluşan o dizeler, şehrin hafızasının bir parçasına dönüştü. Yahya Kemal olmadan İstanbul’un müzik tarihini anlatmak, zeminsiz bir bina kurmaya çalışmak gibidir.

İstanbul benim için her zaman özel bir anlam taşıdı — hem yaşadığım şehir hem de Dünyayı Dinliyorum’un yayınlandığı şehir. Ama programı yıllarca yaparken fark ettiğim şu: İstanbul’un müziği Batı’nın klasik müziği kadar karmaşık bir tarih taşır, ama bu tarih çoğu zaman kendi içinde kalır, dışarıya çıkmaz, tanıtılmaz.

Makam sistemi tonal sistemden daha geniş bir ses evrenidir. Bir makam yalnızca bir dizi değil — içinde zaman var, mevsim var, gün var, ruh hali var. Rast sabah makamıdır. Uşşak hüzündür. Hicaz yolculuktur. Batı müziğinin majör-minör ikiliğinden çok daha zengin bir palet. Ve bu paletin merkezi, yüzyıllar boyunca İstanbul’du. Her ne kadar bu kulvarda üretim azalmış olsa da hâlâ öyle kanımca.

Dünyayı Dinliyorum’da zaman zaman o sesleri çalarken şunu düşünürüm: bu müziği anlamak için sadece kulak yetmez. Bir Boğaz günbatımı görmek, Kapalıçarşı’nın gürültüsüne girip çıkmak, sabah ezanının birden fazla minareden aynı anda duyulduğu o anı yaşamak gerekir. Müzik burada mekândan ayrılmaz. Mekân müziğin içindedir.

Paris: Chopin’in Sürgün Şehri

Chopin Paris’e 1831’de geldi. Polonya’ya bir daha dönemeyeceğini bilerek. Paris onun için hem özgürlük hem de kalıcı bir kayıp oldu.

Debussy ise Paris’in ta kendisiydi. La mer, Clair de lune, Prélude à l’après-midi d’un faune — nota üzerine yapılmış empresyonist tablolar.

Daha yirmi dördündeyken hayatını kaybeden Lili Boulanger’e ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 1913’te Prix de Rome’u — Avrupa sanat tarihinin en köklü sanat bursu — kazanan ilk kadın. Kız kardeşi Nadia daha çok bilinir — ama Lili’nin ‘D’un soir triste’i kısa ömrünün sınırlarını çoktan aşmıştır. Yirmi dört yıla bu kadar şey sığdırmak.

Paris’i dünya müziği tarihinde çok özel bir yere koymak gerekiyor. 20. Yüzyılın başında bu şehir, dünyanın dört bir yanından gelen seslerin buluştuğu bir laboratuvardı. Cezayirli müzisyenler, Senegalli griolar, Küba’dan gelen ritimler, Japonya’dan gelen gamelan etkisi — tüm bunlar Debussy’yi, Ravel’i ve ardından gelen nesli dönüştürdü. Debussy’nin Japon müziğiyle tanışması pentatonik anlayışını köklü biçimde değiştirdi. Bu, dünya müziğinin Avrupalı besteciler tarafından dönüştürdüğü en belgelenmiş örneklerden biridir. Ve bence bu yeterince anlatılmıyor.

Floransa: Operanın Doğduğu Oda

1600 yılı civarında, Floransa’da küçük bir grup entelektüel ve müzisyen bir araya geldi. Camerata Fiorentina Antik Yunan tiyatrosunu yeniden canlandırmak istiyordu. Yaptıkları şey tarihin seyrini değiştirdi: operayı icat ettiler.

Floransa bugün bestecilerin değil, bir fikrin şehridir. Medici’lerin saraylarında çalınan müzik Avrupa’nın müzik dilini şekillendirdi.

1587’de bu şehirde doğan Francesca Caccini’nin yeri benim için ayrıdır. Medici Sarayı’nda büyüdü ve döneminin en yüksek ücret alan müzisyeni oldu — bugün Spotify’da ayda yalnızca beş bin dinleyiciye ulaşıyor. La liberazione di Ruggiero, 1625’te bir kadın tarafından bestelenmiş ve yayımlanmış ilk opera. Uzun yıllar yalnızca bir dipnot olarak kaldı. Artık, geç de olsa, müzikseverlerin kulaklarına yavaş yavaş dönüyor.

Operanın doğuşunu düşündüğümde şunu fark ediyorum: o Floransalı müzisyenler aslında müziği konuşmaya, söze, hikâyeye geri bağlamak istediler. Saf enstrümantal formdan değil, insan sesinin dramatik gücünden yana çıktılar. Bu istek evrensel. Batı Afrika’nın griot geleneği, Hint klasik müziğinin anlatı boyutu, Orta Doğu’nun makam şiiri — hepsi müziği kelimenin yanına, insanın yanına koyma çabasıdır. Opera bu çabanın Rönesans Floransa’sındaki adıydı.

Bu şehirleri gezmek, yalnızca tarihi görmek değildir. Bir bestecinin yürüdüğü sokakta yürümek, onun oturduğu kilisede oturmak, onun baktığı nehre bakmak — müziği anlamanın en derin yollarından biri bu.

Ama ben artık bu şehirleri dinlerken başka bir şey de duyuyorum. Çemberin merkezine taşınanların gölgesinde kalanları, görünmez kılınanların seslerini, Doğu’nun Batı müziğine fısıldadıklarını. Dünyayı Dinliyorum”u yıllarca yaparken öğrendiğim şeyin özü bu: hiçbir müzik saf değildir, hiçbir ses tek bir topraktan gelmez, hiçbir besteci bir adada yaşamamıştır.

Strozzi, Zelenka, Caccini, Boulanger — tarihin kenarına yazılmış isimler. Ama o şehirler onlarsız tam değildi. Biz de onlarsız tam dinleyemeyiz.

Ve bu yazıyı bitirirken mikrofona oturacağım, pazar öğlen saatinde, dünyanın bir köşesinden bir ses çalacağım. O ses de bir şehirden gelecek. O şehir de birinin içinde yaşıyor olacak.

Müzik böyle çalışıyor. Durmuyor, ruhunuzu durdurmuyor, akıtıyor…

İrtibatta olalım / Be in Touch:
Previous post Bir Duanın Peşinde: Amdo Tibet’inde Monlam Festivali