ITB Berlin 2026: Altmış Yıl, Altmış Kat Ağırlık

ITB 2026
Read Time:6 Minute, 15 Second

Berlin’den yeni döndüm. Bavulum henüz tam açılmadı, ama kafam hâlâ orada – Messe Berlin’in koridorlarında, basın toplantısının kalabalığında, 160’tan fazla ülkeden insanın aynı anda hem iş yaptığı hem de geleceği tartıştığı o tuhaf ve büyülü atmosferde. Her yıl ITB’ye geliyorum, ama bu yılki yolculuk farklıydı. Hem fuarın doğasında bir farklılık vardı, hem de dışarıdaki dünyada.

ITB Berlin bu yıl 60. yaşını kutladı. Ve bunu söylerken “kutladı” kelimesini biraz temkinli kullanıyorum – çünkü orada gösterişli bir kutlama değil, ağır bir hesaplaşma vardı. Turizmin nereye gittiğinin, dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunun, büyümenin bir bedeli olup olmadığının hesabı. Bu yüzden bu yılın teması “Leading Tourism into Balance” – Turizmi Dengeye Taşımak – tesadüfen seçilmemiş. Her şey bu cümlenin etrafında döndü.

Açılış basın toplantısındaydım. Salona girdiğinizde büyük “60” logosu sizi karşılıyor, ama salonun havasında beklediğiniz kutlama enerjisi yoktu. Messe Berlin CEO’su Dr. Mario Tobias kürsüye çıktığında söylediklerini dinlerken anladım ki bu yıl bayram konuşması değil, gerçekçi bir durum tespiti yapılıyor. “60 yıldır uluslararası turizm sektörünün buluşma noktasıyız – ortaklıkların kurulduğu, sözleşmelerin müzakere edildiği, stratejik ittifakların oluşturulduğu yer” dedi. Doğru. Ama o cümleyi duyarken ben Orta Doğu’daki savaşı düşünüyordum.

Nitekim ITB o sabah basın açıklamasına bir paragraf koymuştu: uluslararası ortaklar ve fuarcılarla sürekli temasta olduklarını, gelişmeleri yakından izlediklerini yazmışlardı. Bir turizm fuarının jeopolitik gelişmeleri artık dipnot olarak değil, ana gündem maddesi olarak ele alması – bu başlı başına anlamlı bir değişim. Küresel çalkantıların turizmi ne kadar derinden etkilediğini, sektörün artık bunu perdelemek yerine açıkça konuştuğunu gösteriyor.

Açılışta söz alan Phocuswright’tan Mitra Sorrells de bunu teyit etti. Pazar verilerini sunarken küresel seyahat büyümesinin yüzde dört olduğunu söyledi – iyimser bir rakam. Ama hemen ardından bölgesel farklılıkları masaya koydu. Kuzey Amerika hafif düşüşte, Avrupa ortalamada, Asya mütevazı bir artışta. Bomba ise şuydu: Güney Amerika yüzde 11 büyümüş. Salonda dikkat çekici bir sessizlik oluştu. Bu tabloyu okuyan herkes aynı şeyi fark etti – dengeler kayıyor. Güney yarıküre artık turizm coğrafyasında ağırlığını ciddi biçimde artırıyor. Ve bu, birçok Türk operatör için henüz gereği kadar anlaşılmış bir gerçek değil.

Bu yılın ev sahibi ülkesi Angola’ydı. “Visit Angola – The Rhythm of Life” sloganıyla 21. holde boy gösteren Angola, Afrika’dan bu görevi üstlenen yalnızca üçüncü ülkeydi. Kizomba atölyeleri, B2B hız tanışmaları, kültürel sunumlar, turizm bakanının bizzat sahne alması… Çoğu insan bunu “Afrika’nın yeni fırsatları” bağlamında değerlendirdi ve geçti. Ama ben farklı düşünüyorum.

Angola’nın ITB sahnesinde bu kadar özgüvenli ve coşkulu durması başlı başına bir mesaj. Turizm artık sadece “güzel manzara” satmıyor, kimlik satıyor. Kendi hikâyesini kendi sesinden anlatmak istiyor. Ve bence bu, fuarın en insani anlarından biriydi – büyük bütçeli dev stantların gölgesinde, küçük ama gözü pek bir Afrika ülkesinin dünyaya seslenmesi.

Neredeyse 6.000 katılımcı, 160’tan fazla ülke. Bu rakamlar büyük, ama benim için en çarpıcı detay başkaydı. Alıcılar Çevresi – ITB Buyers Circle – bu yıl 63 ülkeden üst düzey karar alıcıları bir araya getirdi. Ve bunların yüzde 43’ü ITB’ye ilk kez katılıyordu. Yani fuar büyümekle kalmıyor; her yıl yeni bir kesimi içine çekiyor, her yıl kendini yeniden meşrulaştırıyor. Bu kolay değil. Ama dahası var: Bu yıl Türkiye en büyük katılımcılar arasında yer aldı – Tayland, Mısır ve İtalya ile birlikte. Bu listeye girmiş olmak, Türk turizminin uluslararası arenada ne kadar güçlü bir marka değeri taşıdığını bir kez daha kanıtlıyor.

Kongrenin en merak uyandıran ismi eski Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’dı. “Jeopolitik Dönüşümler ve Yeni Dünya Düzeni” başlığıyla konuştu. Bir turizm fuarında bu başlığın yer alması, üç yıl önce belki tuhaf karşılanırdı. Artık karşılanmıyor – çünkü turizm artık doğrudan jeopolitiğin içinde.

Fischer, çoklu kriz çağını – polycrisis kavramını – ve bunun seyahat davranışları üzerindeki etkilerini masaya yatırdı. Siyasi istikrar ile seyahat talebi arasındaki ilişkiyi anlattı. Duyarken şunu düşündüm: biz bu ilişkiyi Türkiye olarak çok iyi biliyoruz. Her siyasi sarsıntının turizm gelirlerine nasıl yansıdığını, her bölgesel gerilimin rezervasyonlara nasıl döküldüğünü bizzat yaşayarak öğrendik. Fischer’ın soyut dille anlattıkları bizim için çok somut gerçekler.

Teknoloji, fuarın belki de en kalabalık kanadıydı. Altı büyük holü aşkın bir alanda Travel Technology, yapay zekayı artık “gelecekte kullanacağız” diye değil, “bugün kullanıyoruz ve işte sonuçları” diye sunuyordu. Otel yönetim sistemleri, misafir iletişim otomasyonu, çok dilli yapay zekâ destekli sesli gezi rehberleri, iklim korumayı seyahat ürünleriyle entegre eden platformlar, talep tahminleri üzerine kurulu otel pazarlama sistemleri… Bunların hepsini aynı anda görmek biraz bunaltıcı.

Airbnb’nin kurucu ortağı Nathan Blecharczyk “Doğaya Bahset” başlığıyla konuştu ve kısa süreli kiralamaların doğa turizmiyle nasıl eklemleneceğini anlattı. Google’dan Dr. Stefan Ebener, yapay zekanın artık ajan modellerine – agentic AI‘a – nasıl evrildiğini ve turizm sağlayıcılarının bu ortamda nasıl rekabetçi kalabileceğini açıkladı. Bu konuşmayı dinlerken aklıma şu soru takıldı: küçük, butik operatörler bu hıza nasıl yetişecek? ITB Innovators kategorisinde sahnede boy gösteren startup’lar umut verici bir cevap sunuyordu. Geleceği büyük markaların değil, hızlı düşünenlerin şekillendireceğini bir kez daha hissettim.

Ama yapay zekanın gerçekten “turizmi kurtarıp kurtaramayacağını” soran da vardı sahnede: Dr. Frauke Fischer, yapay zekanın doğa turizmi ve sürdürülebilirlik üzerindeki potansiyelini ve sınırlarını dürüstçe masaya koydu. Bu dürüstlüğü takdirle karşıladım. Teknoloji fuarlarında genellikle her şeyin mükemmel olduğu söylenir; kısıtlılıkları ve riskleri konuşmak ayrı bir cesaret istiyor.

Fuarın gürültüsünden geri çekilip rakamları soğukkanlılıkla okuduğunuzda ilginç bir tablo çıkıyor ortaya. IPK International verilerine göre 2025’te iş seyahati yüzde altı, MICE yüzde sekiz büyümüş. Bu, tatil seyahatinin çok üzerinde. Yani insanlar gezerken şirketler hâlâ buluşuyor, toplantı yapıyor, etkinlik düzenliyor. MICE segmenti pandeminin yaralarını sadece sarıp sarmadı, aksine fırsat olarak kullandı.

Bunu ITB’nin 7. holündeki MICE & Business Travel alanında gözlemliye biliyordunuz. Kartvizit değiş tokuşunun değil, gerçek müzakerelerin döndüğü, ciddi bütçelerin konuşulduğu bir alan. Bu segmentin büyümesi, bizim gibi kültür ve deneyim odaklı operatörler için de ayrı bir anlam taşıyor – kurumsal gruplar artık konferans odalarının ötesinde, anlam katmanı olan güzergahlar arıyor.

Fuarı gezerken 60. yıl anı köşelerini de gördüm. Bir VW Bus’ın önünde fotoğraf çektiren insanlar, DeLorean arabası ile zamanı aşma fantezisi, “60 Yılın Öne Çıkanları” enstalasyonları, “Destination Europe: A Journey in Posters” sergisi… Bunlar bana biraz nostalji satışı gibi geldi açıkçası. Tarihine saygı duymak güzel, ama asıl mesele 1966’yı kutlamak değil, 2036’ya nasıl hazırlandığınızı ortaya koymaktır.

Neyse ki bunun cevabını da fuar verdi. ITB Global Travel Collection adıyla, 60. yıla özel hazırlanan yeni yayın ilk kez tanıtıldı – sektör dönüm noktaları, önemli isimlerin portreleri ve trend analizlerini bir araya getiren bir koleksiyon. Ve bir ilk daha: ITB Americas Night, Kasım 2026’da Meksika’nın Guadalajara kentinde düzenlenecek yeni ITB Americas fuarının habercisi olarak tanıtıldı. ITB Kuzey ve Latin Amerika’ya kendi tuğlasını koyuyor – tam da o bölgenin yüzde on birlik büyümesiyle rakam verdiği bu dönemde. Zamanlama tesadüf değil.

Benim için fuarın zihin açan son anı, beklenmedik bir yerden geldi. Danimarkalı gezgin ve yazar Thor Pedersen, kapanış konuşmasını yaptı. On yılda, uçaksız biçimde dünyanın her ülkesini dolaşan adam. Sahnede sade ve ölçülüydü. Hız çağında yavaşlığın hatırlatılması her zaman biraz sarsıcı geliyor, ama bu kez özellikle. Çünkü salonun çoğunun dinleyicileri sabah yapay zekâ destekli agentik turizm platformları dinlemişti; akşam ise uçaksız seyahat dinliyordu. İki uç arasındaki o gerilim bence ITB’nin ruhunu özetliyordu: sektör hem ileriye hem geriye bakıyor, hem veri hem insan istiyor.

Berlin’den ayrılırken kafamda sade ama net bir soru kalmıştı: Biz neredeyiz bu tabloda?

Güney Amerika patlıyor, teknoloji dönüşüyor, Angola gibi ülkeler sahneye çıkıyor, siyasi çalkantılar rezervasyonları anlık etkiliyor. Bu ortamda ayakta kalmak yetmiyor. Anlamlı kalmak, farklılaşmak, doğru ortaklıkları doğru zamanda kurmak gerekiyor. ITB’ye her yıl bunlar için geliyorum – pazar okumak için, ilişki yenilemek için, fakat en çok da kendi düşüncelerimi test etmek için.

Bu yıl fuar bana birkaç şeyi net olarak söyledi: Yapay zekâ kaçınılmaz ama yeterli değil. Büyüme tek başına anlam değil. Ve 60 yıl boyunca ayakta kalan her şey – ITB de dahil – bunu sadeliğe ve özgünlüğe borçlu.

Bunu bir sonraki sezonda aklımın bir köşesinde tutacağım.

Not: ITB Berlin 2027 ise bir defaya mahsus 16-18 Mart’a alındı; gerekçe Ramazan Bayramı’nın Müslüman katılımcılara alan açması.

İrtibatta olalım / Be in Touch:
a tour guide pointing toward a visibly retreating glacier on a mountain trail Previous post Fiyat Kazanıyor. Her Zaman Kazanıyor. Ama Bu Savaşın Adını Doğru Koyalım.
Next post Bir Duanın Peşinde: Amdo Tibet’inde Monlam Festivali